2
Eyl
2009
0

double espresso ve Roma

roma’da olmanın en heyecan verici yanı michelangelo’nun san pietro pieta’sını görecek olmaktı.. kendisi avrupa sanatı dersi final sorumdu; “michaelangelo nun üç pietasını kullanarak sanatçının çizgisini anlatınız…” cevap iki A4 tutmuştu ama ben de 98 almıştım.. ey gidi günler… tabi heykelin karşısında olup pieta’ya bakmak, beyazıd kampüsten yorum yapmaya benzemiyordu. kalabalık turist grupları dalga dalga heykele yaklaşırken, önce iki dalga arası bikaç fotoğraf çekebildim. sonra “allahım şükürler olsun, bugünleri de gördüm” besmelesiyle heykeli seyre başladım; hayran olmamak elde değil. isa ve meryem’in yüzü aşık olunacak güzellikte. artık san pietro’dan çıkarken meryemle isa’yı gerçekten görmüş kadar olmuştum. tek derdim heykele yaklaşamamak oldu. 21 mayıs 1972’de laszlo toth isimli fanatik heykele çekiçle saldırdığından beri kendisi ne yazık ki camekan arkasında.

dan brown’nun kitabından uyarlanan melekler ve şeytanlar’ı izlediyseniz, filmin roma’da gezilmedik yer bırakmadığını fark etmişsinizdir. filmde de, vatikan içinde gezerken de, en dikkatimi çeken şey vatikan muhafızları oldu. papa’yı parayla koruyan bu isviçrelilerin bazıları renkli palyaço kıyafetine benzeyen üniformalar giyiyorlar. kıyafetlerini michelangelo tasarlamış. bir de matrix gibi gezen güneş gözlüklü, lacivert takım elbiseli, kısa traşlı adamlar var.. yanından geçerken birazdan üzerinizde kata çizecekmiş izlenimi veriyorlar. biraz gergindiler ama bana güzelce poz vermeyi ihmal etmediler :)

asıl hikaye san pietro’yu gezdikten sonra yaşandı. gezinin sonunda geçtim kubbenin altına, günün yorumunu yukarıya yukarıya yapmaya başladım: “allahım, bu kadar ihtişam, debdebe, gösteriş… ne kadar abartmışlar bu din işini yahu..” dememle birlikte tam karnımın ortasında bir elektrik çarpması hissettim! bir taraftan üstümü kontrol ediyorum, bişey mi battı acaba diye, diğer taraftan duruma mantıklı bir cevap arıyorum; “allahım, ciddi misin?? yani bu yüzden mi dürttün şimdi beni? ” diye hayıflanırken artık ilahi tokmak tarafından çarpıldığıma inanmaya başlamıştım. çaresizce yaşadıklarımı anlatmak için etrafta ömeri arıyordum ki, elektrik çarpmasına sebep olan şeyin boynumda asılı olan kulaklık olduğunu, terden buhar yapan kulaklık kılıfının sıyrılan tshirt’ümden belime değince bu kısa şoku yaşadığımı anladım. ama iki dünya arası nasıl gidip gelinir, diğer taraf nasıl, bu olayı tam da vatikan’da güzelce deneyimledim :) tünelin sonunda ışık falan görmüyorsunuz, onlar yalan, doğrudan elektriği veriyorlar..

roma turumuz devam etmekte ve ben büyük bir hevesle türklerin aşk çeşmesi dediği, dünyanın trevi çeşmesi dediği yere doğru ilerliyorum. hayalim şu; trevi meydanında kahve içip çeşmeyi seyredicem! o da ne! meydan diye birşey yok. roma’nın en büyük çeşmesi daracık sokak arasında kalmış, çeşme olduğuna pişman olmuş durumda.. fellini’nin tatlı hayat filminin efsaneleşen sahnesindeki çeşme bu olmasa gerek.. ayrıca iğne atsan yere düşmez yoğunluğu yüzünden aşık olduğunuz adam o an yanınızdaysa bile, o ortamda size sempatik gelmeyeceğini garanti ediyorum! gece 3-4 gibi insansız bir zamanda görmeye gidin ya da beklentilerinizi azaltın diye tavsiye ediyorum.

venedik ve floransa’da rehberimizin müzelerde çok kuyruk olur, girebileceğinizi zannetmiyorum demesi ile avuçlarımdan kayıp giden dojlar sarayı ve uffizi’den sonra, sıra sistina şapeli’ne gelmişti. rehber yine aynı imkansızlıklardan bahsedince, yemişim roma’nın kalabalığını diyerek gruptan kopmaya karar verdik. sabah erkenden trenle yola çıktık. nitekim kuyruğun ucunu bulduktan 30 dakika sonra vatikan müzelerine girmiştik. yani italyanlar bugün züttürü tatili, bomba var lütfen çıkın, şimdi siesta yapıcaz demedikçe sistina şapelini gezebilecektim! önce resim galerisinden başladık. müze içinde en etkileyici olan leonardo tarafından çizimleri yapılmış ve hollanda’da dokunmuş goblen halılardı. aynı zamanda bir caravaggio görmek, atina okulu’na dünya gözü ile bakmak, sistina şapeli’nde nefes almak unutulmazlar arasındaydı..

en sona en güzeli bırakıp roma’daki son iki günümüzü panteon’un etrafında yaşadık. yemek yeme, kahve içme, kitap okuma, dinlenme, tatlı yeme gibi ihtiyaçlarımızı tüm tanrıların ve tüm dinlerin tapınağına bakarak geçirdik. zaten kendisi görülüp gidilecek bir yer olmaktan ziyade, yamacında kalıp yaşanacak bir yapı. farklı bir duygusu var. roma’da yediğimiz en güzel yemekleri yine panteon’un etrafındaki restoranlarda tükettik. sarımsaklı fasulye çorbası, porcini mantarlı fettucine, üzerine biraz parmesan rendesi ile.. tatlı olarak savoiardi tiremisu unutulmaz lezzetler arasındaydı. panteon civarında yaptığımız kısa yürüyüşlerde keşfettiğimiz pinokyo’daki geppetto amca’nın dükkanı fotoğraflamaya değerdi. roma’yı ne kadar mı sevdik?? istanbul’a dönerken tekrar ne zaman gelebileceğimizin planlarını yapacak kadar çok sevdik :)

02.09.2009

Roma

Viewing images 1-16 of 126
aP1010521.JPG aP1010506.JPG aP1010507.JPG aDSC02858.JPG DSC02764.JPG aDSC02775.JPG aDSC02812.JPG aDSC02834.JPG aDSC02836.JPG aDSC02828.JPG aP1010556.JPG aDSC02818.JPG aDSC02792.JPG aDSC02798.JPG aDSC02796.JPG aP1010544.JPG
Viewing images 1-16 of 126
0

Yorum bırakın