5
Tem
2010
0
duchamp sarkis sergi benjamin pompidou müzesi paris

duchamp-sarkis-benjamin ve paris//

mayıs ayı içinde paris pompidou müzesi’nin soyulduğunu duyduk.. matisse, george braque ve picasso çalınanlar arasındaydı… peki eserlerin çalınmaması mümkün müydü? değildi.. bu anlamda çalmayanı dövüyorlar diyecek kadar müsait pompidou modern sanat müzesi.. soygundan kısa süre önce müzeyi gezerken hayretler içindeydim.. nasıl olur d’orsay müzesi’nin bilet gişesinde dahi fotoğrafa izin verilmezken, pompidou’nun içinde her şeye izin veriliyordu? koruma yok denecek kadar az, isteyen eserlere dokunabiliyor, fotoğraf almak her yerde serbest. sonra dedim ki, sanırım bunlar sadece bana kıymetli.. durumu abartıyorum herhalde… üzerinden iki hafta geçti geçmedi.. dibinden fotoğrafladığım kanvasların yerinde yeller esti..

benim için müzenin en nadide parçasının başına birşey gelmesine ise imkan, ihtimal yok! çünkü bu nadide eserin kendisi bir pisuvar! hani şu erkeklerin tuvalette kullandığı şeyden.. nasıl mı? 1900’lerde marcel duchamp diye bir adam çıkıyor; “kardeşim sanatı illa boya fırça kalemle mi yapıcaz? nedir bu banellik! bu klişeyi protesto ediyorum!” diyor ve davet edildiği sergiye bir pisuvar yolluyor! kendince kavram kullanarak yani düşünce ile sanat yapıyor. tabi olay uzun süre tartışılıyor, hazmedilmesi zaman alıyor.. ben de marcel amca ile 1998 yılında tanışıyorum ve bu meşhur pisuvar benim yüksek lisans tezimin çıkış noktası oluyor. günlük yaşam nesneleri sanata nasıl girdi? bir pisuvar neden nasıl sanat olur derken hayatım değişiyor.. işte fotoğrafta önünde diz çöktüğüm, bana göre tuvalet taşı değil, sanatın mihenk taşı olarak kabul ettiğim sanat nesnesi! pompidou’nun en önemli odalarından biriydi benim için…

aynı müzde başına birşey gelmeyecek diğer bir adamım sarkis zabunyan. zaten kim sever bööle ağır ağdalı kieslowski tadında sanat yapan birini! di mi? sarkis’in işleri pisuvar kadar kaçık olmasa da, hırsızlar ve patronları için yeteri kadar anlaşılmazdır. işte bu anlaşılmazlık eserleri korur! :) hırsızların patronları ise “best seller” okuyan kitle gibidir. onlar için para, güç, prim, prestij getirecek ne varsa ona sahip olmak isterler. sanat eseri dahil! ha gidip bunu bir yere de satamazlar. satma eylemi kaşıkçı elmasını kuyumcuda bozdurmak kadar aptalca kaçabilir… yani tamamen egosal bir olay. tahminim bu insanlar sonunda bir nevi “gollum” olup “my precious!” diyerek gidiveriyorlar..

hikayede geçen duchamp ve sarkis’i anlamak için zamanında hocaların verdiği şöyle bir reçete vardı; “modernizm öğreneceksin evlat!”, “yoksa sanatın seyrinin ne zaman – niçin değiştiğini nasıl anlayabilirsin?” hemen modernizmin kapıları açılıdı, paspasın altından “pasajlar” kitabı ile walter benjamin çıktı.. olay bir nevi bing bang’ti; önce kalem, tuval, boya vardı, sonra modernizm geldi. pıt! hayat değişti.. manzaralar yerini kelimelere bıraktı, tuval ve çamur gündelik nesnelere. ne heyecan verici bir devrim, değil mi! her zaman bayılmışımdır yeni gelenin eskiyi tepelemesine… bu yüzden duchamp odası beni en çok heyecanlandıran bölümdü ama yürekten sevdiğim sarkis, “ne tesadüf ki!” o dönem geçici özel bir sergi ile ayrıca pompidou’daydı. sergisinin adı da “pasajlar”dı, yine “ne tesadüf ki!” :) yaptığım okumalarla beni benjamin’in pasajlarına götüren marcel duchamp’tan sonra, hayatımın başka bir sanatçısı sarkis zabunyan da pompidou’da “pasajlar”a dikkat çekiyordu.. peki neydi bu pasajlar kitabını bu kadar özel ve önemli yapan?

hemen piyasaya taze çıkan susan buck-morss’un “görmenin diyalektiği”, diğer adıyla “walter benjamin ve pasajlar projesi” adlı kitabını açıyorum… morss’a göre walter benjamin bu eserinde “kitle kültürünün enkazını” ciddiye almasının sonucunda, bize cici bir eser yerine aslında paris’te şekillendirdiği bir yığın not bırakmıştır. 19. yüzyıl sanayi kültürüne ve bu kültürün yaptığı köklü değişime ilişkin yazdığı notlar, yıllar sonra dönüp paris’i şekillendirecek kadar önemli bir güç kazanmıştır.. (aynı benim bakış açımı şekillendirmesi gibi.. :) pasajlar aslında benjamin’in kendi tarihsel deneyiminin içinde bir paris hikayesidir. bu metinleri okurken hayatın, insanın ve yarattığı kültürün nereden nereye geldiğini, nasıl şekillendiğini çıplak şekilde görürüz. bugünkü iyi ve kötü tüm toplumsal alışkanlıklarımızın başlangıç adımlarını anlatır benjamin.. morss’un dediği gibi kitabı okurken bir anda tarih dedektifi haline gelir ve eserin inşasına faal olarak katılıp toplumsal, tarihsel ve kültürel bir yapılanmaya şahit olursunuz.. tabi eğer tarihi ve dedektiflik yapmayı seviyorsanız… :)

1920’lerde paris’in kalbi olan ve bir zaman tüneli gibi beni geçmişe taşıyan meşhur pasajları ziyaret etmeden dönemezdim.. sosyolojik olarak ve felsefesi anlamda evet önemli bir kültürel geçiş vardı ortada ama basit günlük anlamda neydi bu pasajlar? geneli 19. yüzyıl başında inşa edilen paris pasajlarını, günümüzde modern alışveriş merkezlerinin kökeni olarak kabul edenler var. bu herhangi vatandaşın bir pasajın kapısından girerek deneyimleyeceği günlük deneyim, aslında bize gizliden insan ve yaşam portreleri verir. korseler, tüylü toz bezleri, eski sararmış fotoğraflar, yaka düğmeleri bu pasajlarda bir araya gelir. mağazaların vitrinlerini uzak doğu’dan büyük zahmetlerle getirilmiş ender mallar süsler.. köklerine ve küçük keyiflerine bağlı o dönem insanı için pasajlar eski dünya’nın nadide parçalarını şehirlere taşır. velakin bu naif kültürleri yakında bir bir yok edecek yeni hayat yaklaşmaktadır. sanayi devrimi sonrası hızla değişen dünya ve modern kültür eskileri süpürür, geriye ağızlarda bir tatlı nostalji kalır. benjamin’in kitabından kısa bir paragraf aktarıyorum;

“… pasajlar impratorluk döneminin parisi’nde birer mağara gibi parlardı. 1917’de panaroma pasajına giren bir yanda gaz lambalarının alevlerinin sirenlerini duyar, onun karşısında da odalıkların baştan çıkarıcı kandil ışıklarını görürdü. elektrik ışıklarıyla birlikte kör pencerelerden kendi içine bakan lekesiz parıltısı da yitip gitti. bu bir çöküş değil fakat bir değişimdi. pasajlar ansızın “modernizmin içine döküldüğü kalıplara” dönüşmüştü. yaşanan yüzyıl bir mizah üslubu içinde en yeni geçmişini sergilemekteydi. burası, harika çocukların huzurevi olup çıkmıştı…”

insanın özünden kaybettiklerini çöküş değil değişim diye yorumlayan maksimum kabulde yazarımız benjamin, 1927’de başladığı notlarını on üç yıl boyunca yazmaya devam etti. marksist görüşleri, yahudi kimliği ve siyasal sebeplerden ötürü 1940’ta fransa’dan kaçma girişiminde bulundu. başarısız olunca yaşadığı paris’ten ayrılıp, fransa’nın güneyindeki portbou kentine yerleşti. gestapo tarafından yakalanacağını anlayınca da malesef yüksek dozda morfin alarak yaşamına son verdi. benim de keyifli başlayan “duchmap-sarkis-benjamin” üçlemem, totoş hitler yüzünden trajik bir hüzünle bitti.. aslına bakarsanız asıl tehtid sanayi devrimi de değildi! sanayi devrimi ile güçlenen ülkelere özenerek tıçıyla dağları deviren hitler’di…

18 haziran 2bin10

(not: paris’in antik kuntik pasajlarını gezmek için internette “passages couverts de Paris” ya da “les passages couverts” diye aramanız gerekecek. böylece yaşayan pasajların listesine ve adres bilgilerine ulaşabilirsiniz. lakin ingilizce bir kaynak yok görünürde…)

0

2 Yorum

  1. ceylin

    hayraninizim :)) boyle icimizi acmaya, rotanizi bizle paylasmaya devam ediniz,
    bizi yolculuklara davet eden fotograflarinizdan sakin mahrum etmeyiniz.. :))

    acaba Grand Palais’i (Buyuk Saray) de gordunuz mu?
    orada da guzel sergiler olur ve “oha saray gorucem Paris’in gobeginde” diye giderken bi bakarsiniz ki eski bi tren istasyonunu andiran bir sergi salonundasiniz…
    ve dogal isikta eserleri sergileme istegiyle 1900 yilinda acilmis bu yer, tarihe taniklik etmeye davet eder sanki… ilk acildigi yillari, fotr sapkali erkekleri, siskin elbiseli kadinlari hayal edersiniz…

Yorum bırakın