29
May
2011
1
madrid barcelona boğa güreşi arena

kırmızı pelerinli matador; madrid

gitmemize iki hafta kala madrid heybetli bir matador olmuş, kırmızı pelerin “muleta”sını sallamaya başlamıştı bile. artık arenadan yükselen uğultuları duyabiliyordum; son yakındı… her yolculuk öncesi karnımda gezen, hafif stresli ama o tatlı ağrı başlamıştı. içimdeki ses sürekli konuşuyordu; biz de bir tura yazılsak ne olurdu sanki? insan günlerce ne yaşayacağını bilmeden nasıl yolculuk ederdi? şimdi gidince orada ne olacaktı? ve benzeri bir çok soru.. tam olarak kendimi arenaya bırakılmak üzere olan bir boğa gibi hissediyordum! biraz sonra thy uçağından  bilmediğim bir şehrin meydanına atılacaktım! başıma kim bilir ne gelecekti.. derinlerde tatilimin güvenilir, ölçülebilir ve kontrol edilebilir olmasını istiyordum. fakat böyle bir rota içinde de mutsuz oluyordum. bir tek avantajım vardı; bu “standart arama”ların ne demek olduğunu çok iyi biliyordum. klasik bir kontrolmania ya da benzer bir McDonaldization sendromu yaşıyordum ve  istediğim zaman buna son verebilirdim, yani her şey aslında yine kontrol altındaydı :)

sol-ution!
görüldüğü gibi ispanya da, ben de iç ve dış işlerimizde bazı sorunlar yaşıyorduk.. madrid’e indiğimizde ünlü sol meydanı’nın adı çoktan “sol-ution meydanı” olarak değişmişti. meydan ana baba günü, gençler yazmışlar çizmişler.. gayet eğlenceli pankartlar, tüm meydanı kaplayan yaratıcı afişler hazırlamışlar.. diğer bir taraftan yaptıkları birkaç iş neredeyse sanat olmak üzere.. enstalasyon olmuş, kavramsal sanatın sınırlarını zorlamaya başlamışlar bile.. ben de ucu devlet büyüklerine ve dünya liderlerine dokunan sivri dilli afişlerinden hayli keyif aldım.. bir tek meydanı kamp yeri haline getiren sistem karşıtı arkadaşlar yüzünden meydanı meydan olarak göremedim. gündüzleri sürekli kalabalık, kurulan çadırlar, imza toplanan masalar ve durumdan istifade eden evsizler meydanı doldururken, akşamları iş ve okul çıkışında dinlenme vaktinden fedakarlık edip meydana sorumluluk duygusuyla gelen aklı başında ispanyollar da vardı. hepsi de gösterilerin sembolü haline gelen sol meydanını kaleleri gibi sahiplenmişlerdi. biz de biraz yazılan çizilene bakıp, biraz da müzik yapan gruplara takıldık, kendilerine davalarında başarılar dileyerek turist gibi meydandan ayrıldık… :)

tablo nerede?
ertesi sabah geç saatlere kadar siyasetle ve psikoloji ile ilgilenen bedenimi, artık müze koridorlarına bırakmak istiyordum: prado müzesi’ni gezeceğim! beni 1656’dan beri bekleyen “las meninas”ı ve diğer saygıdeğer başyapıtları göreceğim! hazırlanırken içim kıpır kıpır, sanki yıllardır tanıdığım fakat ilk defa görüşeceğim birkaç dostla buluşacakmış gibi hissediyorum. uzun uzun makyajımı yapıyorum, yakasında fiyonk olan lacivert puantiyeli hırkamı giyip, beni biraz entelektüel gösterecek (işin aslı beni metro klimasından koruyacak) olan fularımı takıyorum. en az las meninas’taki nedimeler kadar şık olmalıyım :) vee artık okul yıllarıma damgasını vuran sayın “las meninas”la karşılaşmaya hazırım.

sizlerde kısa bir intibası olması kaydıyla paylaşıyorum: foucault’nun “kelimeler ve şeyler” kitabının önsözünde mehmet ali kılıçbay şöyle buyurur; fransız yazar théophile gautier, las meninas’ı ilk kez gördüğünde kendisini “tablo nerede?” diye haykırmaktan alıkoyamamıştır. bu bir gerçekse gautier nidasında sonuna kadar haklıdır. ilk bakışta basit bir tablo gibi duran las meninas’a baktıkça bakan mı, yoksa bakılan mı olduğunuzu karıştırırsınız. bir süre sonra tablo, kişiler arasında ortada bir yerde kalır. insan zihni tablodaki dağınıklığın bir yerinden tutmak için hamster gibi dönmeye başlar. işte bu garip duruşu yüzünden las meninas, batı resim sanatının en çok analiz edilmiş eserlerinden biridir.. sadece analiz değil, en çok da taklit edilmiş olanıdır. mesela sadece picasso tarafından 58 kez çizilmiştir las meninas.. inanılmaz değil mi? bence de gayet obsesif bir durum, ama şimdi bu konulara fazla değinmeyelim :)

picasso demişken, reina sofia müzesi’ndeki “guernica”ya ne demeli? devasal bir eser.. picasso’yu hep böyle uçarı, biraz kadın düşkünü, eserekli, canı isterse çalışan biri olarak bilirdim.. guernica’yı görünce küçük dilimi yutuyordum..  işte şimdi ilk “oleyy!” imi yemiştim! boyut olarak tahminimden büyük, anlatım olarak da yoğun bir tablo ile karşı karşıyaydım. guernica’nın hikayesi ise şöyle; 1937 yılında ispanya’da iç savaş sürmektedir ve faşist lider franco’nun kuzeydeki halk ile arası iyi değildir. franco, hitler’in yeni hava silahlarını bu bölgede bulunan “guernica” üzerinde denemesine izin verir. sonuç yok olan bir köy ile ölen insanlardır.. işte picasso “guernica” isimli tablosunda bu acı olayı anlatır.

ve aynı müze içinde man ray’in meşhur metronom asamblajı! al sana madrid’ten bir “oleyy!” daha..  man ray ile bir anda koridorda karşılaşıyoruz; aynı aşk filmlerindeki gibi… giderken o müzede olduğunu bilmediğim için hoş bir tesadüf oluyor bana. man ray de, dada period içinde sevdiğim beş adamdan biridir.. özellikle çok güzel siyah beyaz avangard fotoğrafları vardır. iç işlerimde hep rodchenko ile yarışır :)

üçüncü günümüzün sabahındayız. şehrin sokaklarına dalma vakti. madrid’in ünlü meydanlarından biri olan plaza mayor’dan başlıyoruz keyif turumuza. burası etrafı revaklarla çevrili çok şirin bir meydan. bana floransa’yı hatırlatıyor. isterseniz revakların altındaki dükkan ve restoranlarda vakit geçirebilir, ya da bizim gibi bir yere çöker gelip geçeni seyre dalabilirsiniz. yakındaki “chocolateria san gines”i duymuştum. “churros” (hamur kızartması) ve sıcak çikolata denemek isteyenler için kaçırılmayacak bir yermiş. biz ise ilk “churros” denememizi san miguel pazarı’nda yapmak üzere meydandan ayrılıyor, küçük adımlarla yürümeye koyuluyoruz..

bayıltan! lezzet churros…
“mercado de san miguel” 1915 yılında yapılmış ilgi çekici yiyeceklerin satıldığı bir kapalı pazar. “churros” ne derseniz, bizdeki halka tatlının şerbetlenmemiş hali.. yani sıradan bir hamur kızartması. fakat çikolata ile birleşince tam bir bomba oluyor. sadece hamurdaki yağ ve çikolatadaki şeker oranı bizim gibi tuzlu ağırlıklı kahvaltı yapmaya alışmış bir millet için fazla gelebilir.. san miguel’de dikkatimi en çok deniz ürünleri çekiyor. her tür deniz kabuklusunu türlü şekilde pişirip, türlü şekillerde sunumunu yapıyorlar. ayaküstü bir şeyler atıştırmak için güzel bir yer.. ben ahtapot deniyorum.. hımm.. leziz.. her şey yolunda gidiyor :)

madrid’te her yer yürüme mesafesinde. bu yüzden burada turist olmak çok keyifli.. zamanını sizin belirlediğiniz molalarla, şehrin tadını çıkarabileceğiniz sakin köşeler bulmak çok kolay. biz de yeterince dinlendikten ve depoları doldurduktan sonra kraliyet sarayına doğru yürümeye başlıyoruz. diğer söylenişi ile “palacio real”in benim için tek bir önemi vardı; las meninas bu sarayda, bu odaların birinde yapılmıştı.. gezerken içten içe bunları düşünüyorum.. sarayın içinde başka hiçbir şey beni cezbetmiyor. klasik kraliyet hareketleri; ağır kadife perdeli altın varaklı odalar, ipekli duvar kağıtları.. kraliyet olayları gayet sıkıcı.. çıkışta sadece haritada gördüğüm sarayın büyük bahçesine gitmek istiyorum.. bir versailles hayal etmeyin fakat bu bahçeyi de görmenizi tavsiye ederim..

gelelim paella’ya.. benim gibi pirinç düşkünü biri için tabi ki muazzam bir yemek.. ana malzemesi pirinç olup bizden farkı safranlı olması ve tavada yapılması. en çok deniz mahsulü ya da tavuklusuna rastladım. yalnız öyle tapas’lar gibi şişirilip getirilecek bir yemek değil. basit gibi duran ama düzgün pişmediğinde yiyeni pişman ettirecek kadar kötü olan bir yemek.. pilavın pişme kıvamı çok önemli.. biliyorsunuz pirinç ne lapa olmalı, ne de çiğ kalmalı. turistik yerlerdeki paella’larda bir de kullanılan deniz mahsullerine dikkat edilmediyse vay halinize.. ben iyi yapanını bulup da yiyemedim.. ama bir dahaki sefere kesinlikle gideceğim yeri araştırıp seçeceğim..

günlerden pazar, madrid’te dördüncü günümüz.. bugün plaza mayor’dan el rastro’ya doğru pazar kurulacak.. hem fotoğraf hem de alışveriş için kaçırılmaz bir fırsat.. biz pazara “la latina” yakınlarında ekleniyoruz. istanbul’dan getirilmiş nazar boncuğu mu dersiniz, ikinci el asker kıyafetleri mi, yoksa çatal bıçak mı? burası sadece eşya ve kıyafet pazarı. özellikle deri çanta ve cüzdanları uygun fiyata alabilirsiniz. tabii ki pazarlık yaparak.. :) kendimizi yokuş aşağıya bırakıp pazarın tadını çıkarıyoruz.. pazarın sonunda laterna çalan yaşlı bir teyze ile karşılaşıyoruz. mekanik bir kolu çevirerek kutudan çıkarttığı seslerin etkisi altında yolumuza devam ediyoruz..

bugün tatil olduğu için herkes dinlenmede.. biz de öğle yemeğimizi retiro park’ta madridlilerle birlikte çimlerin üstünde yapacağız.. park bugün çok hareketli. bir tarafta klasik müzik konseri, diğer tarafta çocuklar için kukla gösterileri, isteyene sandal sefası.. dondurma, çekirdek ne ararsan var. arada ömer’in parkta kuş beslemeleri.. fotoğraflarda görecesiniz; assisili aziz francesco iş başında, bütün madrid’in kuşlarını doyurduk.. tüm parkları gezdik, madrid’te aç kuş kalmadı çok şükür.. atlamadan geçmeyeyim, botanik bahçesi içinde ilginç bir sera gezdik. kaktüslerin yaşaması için belli kademelerde nem ortamı arttırılmış bir seraydı bu.. üç farklı nem odasından oluşuyordu. envai çeşit kaktüs-çiçek gördük. görülmesi gereken güzel küçük bir detay..

ama ben hep boğa’dan yanaydım…
sonunda kırmızı pelerinin peşinden gide gide las ventas’a kadar geldim! burası bu akşam boğa güreşinin yapılacağı arena. akşam 7’de kararlıyım güreş seyredeceğim! ne derseniz deyin, bu ne menem şeymiş ben de anlamak istedim.. ne vardı içinde bunun? güç mü, tutku mu, spor mu bilmek istedim.. o kadar ispanyol oraya hangi duygu ile geliyordu merak ettim.. ve bir arena dolusu insanın içinde hiçbir ipucu bulamadım! sadece kitleyi ayırt edebildim.. seyircileri altın zincirli puro içen amcalar, uzun kırmızı tırnaklı teyzeler oluşturuyor. teyzeler yelpaze sallarken, amcalar güreş esnasında adavapuru gibi tüttürüyor. mesela çekirdek çıtlayarak boğa seyrediyorlar. bir şeyin müptelası olunca hayat daha mı eğlenceli ne?

evet, gereksiz bir şey, yerlere göklere kadar kitch! ne deseniz haklısınız.. ama yemin ederim ki ben güreşin başından beri boğadan yanaydım.. ve garip bir saflıkla başından beri boğanın ölmeyeceğine inandım.. hiç mi film, belgesel seyretmedin, bu gerçeği nasıl bilmezsin diyebilirsiniz.. mesela başrol oyuncusu amansız bir hastalığa yakalanmıştır, filmin sonunu bilirsiniz.. ama son kareye kadar güzel birşey olsun, film mutlu sonla bitsin istersiniz. onun gibi… güreşten bir şey anlamadığım gibi bu optimist eğilimlerimi de kendi iç işlerimde anlamlandıramadım. o arenada gördüklerimi tarsem singh’ın “the fall” filmini izlermiş gibi izledim. hala gördüğüm tüm kanların boya, atlı adamların ve matadorun birer film artisti olduğuna inanıyorum.. “kırmızı pelerinli matador; madrid” filminin yönetmeni olarak boğayı öldürmek istemiyorum :)

24 mayıs 2011

madrid

Viewing images 1-16 of 171
P5190483.JPG P5190484.JPG P5190489.JPG P5190490.JPG P5190492.JPG P5190494.JPG P5190499.JPG P5190503.JPG P5190508.JPG P5190511.JPG P5190517.JPG P5190523.JPG P5190537.JPG P5200559.JPG P5200561.JPG P5200562.JPG
Viewing images 1-16 of 171
1

Yorum bırakın