16
Kas
2010
2
bergama gezi antik şehri kozak yaylası pergamon akropolis

kozak yaylası ve bergama

kuzey ege’ye bir ilkbaharda bir de son baharda gitmek lazım derim hep, ama bu gidişler uyurgezer refleksinde, plansız gerçekleşmeye başladı benim için. artık kurulu saat gibi zamanı gelince gidiveriyorum! bunda egeperest arkadaşlarımızın da payı büyük. velhasıl yine bir grup egeperest cumartesi akşamı kendimizi yolda bulduk. pazar sabahı uyandığımızda, akçay sahilinde kumların üzerine kahvaltı ediyorduk. bir uyurgezerin uyanabileceği en güzel yerlerden birinde; ege’de… ayaklarımız kumda, çaylar elimizde…

kozak yaylası ve onun bergama’sı birbirini taçlandıran iki ayrı güzellik. önce bu güzelliklerden kozak’a gidiyoruz. kaz dağları’ndan sonra bölgenin en yeşil orman örtüsüne sahip olan kozak, minik brokoliler gibi dizilmiş fıstık çamlarıyla örtülü. bu ağaçlardan elde edilen çam fıstığı da bölgenin gelir kaynağını oluşturmakta. hatta fıstıkla yapılan özel bir tatlıları bile var. bu “çam fıstığı tatlısı”nı tatmak için yukarıbey’e doğru sapıyor, köy bakkalının yolunu tutuyoruz. pekmez, bal ve öğütülmüş fıstıkla yapılan tatlının ilk olarak antik perperene kenti’nin halkı tarafından üretildiği düşünülüyor. yine ben söyleyenlerin yalancısıyım.. basit fakat orijinal bu lezzetle tanışmak benim için hoş bir keşif oldu. ikinci keşfimiz de yol üzerinde köylülerin topladığı sarı mantarla karşılaştığımız andı. önce mantarları inceleyip septist bir şehirli olarak çekimser kaldım. fakat aynı mantarı kozak kafe’nin sahibesi bayan öve öve bitiremeyince, güre pazarından “sarı mantar” almak farz oldu. nam-ı diğer “meşe mantarı” soğanla birlikte kavruluyor, isteğe göre üzerine yumurta kırılıyor.

şimdi güneşi akropol’de, pergamon krallığı’nın ege’ye bakan balkonunda batıracağız… araba yerine akrople teleferik ile çıkıyoruz. teleferik hem bergama için, hem de bizim için yeni bir deneyim. proje gayet başarılı, yukarıya çıkmak artık çok daha kolay ve manzara eşliğinde keyifli. sadece arabayla tepeyi dönerek çıkmanın verdiği 360 derece manzarayı göremiyorsunuz. onun yerine “allionai kenti”ni yutan sevimsiz yortanlı barajı’na bakıyorsunuz :( akropolde güneşi batırıp kahve keyfimizi de yaptıktan sonra bergama’ya iniyoruz. benim de kaderim midir nedir, her yerde bir helvacıya rastlıyorum. bergamanın içinde 80. yılını devirmiş olan salepçioğlu’ndan tahin ve susam helvamızı alıyoruz. tahin helvasının duayeni için size çanakkale helvacısı‘ndan daha önce bahsetmiştim. bergama’nın salepçioğlu da susam helvası’nda bir numara.. yolunuz düşerse dükkana girdiğinizde işletmenin 1948 tarihli siyah beyaz fotoğrafına bakmayı ihmal etmeyin! bu fotoğrafta çok özel bir tatlı daha göreceksiniz; bergama’da sadece ramazan ayı içinde yapılıp satılan “zelebiye helvası”. bu pek orijinal tatlı ile ilgili detayları 2011’in ramazan ayında yazacağımı umuyorum :))

sıra geldi cunda’daki “silica-gem” isimli gümüşçüden aldığım yüzüklere.. bahsetmeden edemeyeceğim; yüzüklerin biri ammonit fosilinden. yani kendisi 225 ile 135 milyon yıl önce jura devri’nde yaşanmış bir deniz canlısı. “jura devri de ne?” derseniz jurassic park filminden ortamı varın siz hayal edin. heyecan dorukta, paleontoloji’ye merak sarmış durumdayım. diğer yüzük ise mavi opal taşından. yaşadığımız gezegene benzediği için yüzüğün ismini “dünya” koydum :) ikisi de ayrı güzeller…

sabah uyandığımızda akşam yediğimiz soba üstü kestanenin tadı damağımızdaydı fakat kahvaltı etmek için de çok güzel bir sebebimiz vardı; “düşler vadisi”. kebelioğlu çiftinin önerisi üzerine hemen mekana doğru yola koyulduk. önceden geleceğimizi haber verdiğimiz için mükellef bir kahvaltı ile karşılaştık. çam ağaçlarının altında yaptığımız kahvaltı tam bir ömre bedeldi. ardından çamlıbel köyü’ne çıkıp şarlak’ta edremit körfezi’nin sonbahar manzarasına bakarak kahvemizi yudumladık. yine kızılkeçili’de sakandırık, çiğbörek, kemalpaşa’da tatlı derken arabanın burnu bir şekilde istanbul’a doğruldu. ivrindi’deki eskiciden aldığım eski balıkesir tel kırması gelinlik ve türkmen kilimi bu kısa tatilin bonusu oldu. gün kararmaya başladığında ulubat gölü’nün sfumato’lu manzarasında fotoğraf çekiyor, yedi uyurlar gibi yattığımız tatlı uykudan uyanmaya çalışıyorduk. taa ki bir dahaki tatile kadar…

akçay-kozak-bergama Kasım 2010

Viewing images 1-16 of 93
PB140404.JPG PB140408.JPG PB140429.JPG PB140452.JPG PB140456.JPG PB140461.JPG PB140463.JPG PB140467.JPG PB140473.JPG PB140489.JPG PB140495.JPG PB140497.JPG PB140500.JPG PB140515.JPG PB140551.JPG PB140554.JPG
Viewing images 1-16 of 93
2

1 Yorum

  1. Yeşim

    Dinler gibi okudum. Sesin kulağımda, sen oturmuş sakin sakin anlatıyor gibiydin yine.
    Gönlü güzel, kalemi özel arkadaşım ömür geçiyor benim de içim gidiyor yazılarını okuduğumda. Ben ne zaman nasibimi alıcam deyip iç geçiriyorum. Ama olsun, keyifli anlatımın ve verdiğin detaylarla oralardaymış gibi hissedebiliyorum kısacık da olsa.

    Sevgiler
    Yeşim

Yorum bırakın